Namazın Farzları nelerdir? Detaylı anlatım

Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı namaza başlamadan ön­ce bulunması gereken farzlar olup şunlardır:

 

1- Hadesten taharet,

2- Necasetten taharet,

3- Setr-i avret,

4- İstikbâl-i kıble,

5- Vakit,

6- Niyet.

Bunlara “namazın şartları” da denmektedir.

Diğer altısı da “namazın içindeki” farzlar olup şunlardır:

1- İftitâh tekbiri (Başlama tekbiri),

2- Kıyam,

3- Kıraat,

4- Rükû,

5- Sücûd,

6- Ka’de-i ahîre.

Bunlara “namazın rükünleri” de denmektedir ki, bunlar namazın mahiyetinden birer cüzünü (parçasını) oluştururlar. Yukarıdaki rükünlerin yanı sıra, “ta’dîl-i erkân” da Ebû Yûsuf’a ve diğer üç mezhebe göre, namazdan kendi isteği ile çıkmak (hurûc bisun’ihî) da Ebû Hanîfe’ye göre birer rükündür. Yine Mâliki Şafiî ve Hanbelîler’e göre namazın sonunda selâm vermek farzdır. Şimdi namazın şartları ve rükünlerini teşkil eden bütün bu farzları ayrıntılı olarak tek tek ele almak yerinde olacaktır:

Namazın Şartları nelerdir?

1- Hadesten Taharet

Hades, abdestsizlik ve guslü gerektiren durumlar (cünüplük âdet halı ve loğusalık hali) demektir. Namaz kılacak kişinin, cünüp ise veya adet hah ve loğusalık hali sona ermişse boy abdesti (gusül) almadan, bu durumlardan biri söz konusu değilse abdest almadan namaz kılması necerli olmaz. Boy abdesti veya abdest alacak su bulamayan veya bul­duğu halde kullanma imkânı olmayan kişi teyemmüm eder.

2- Necasetten Taharet

Namaz kılacak kişinin bedeni, elbisesi ve namaz kılacağı yer temiz olmalıdır.

Bu sebeple de beden, elbise ve namaz kılınacak yerde dinen pis sayı­lan ve namazın sıhhatini engelleyecek miktara ulaşan necis (dinen pis sayılan) maddelerin bulunmaması ve bunların temizlenmesi gerekir. Bir kimse, bilmeyerek namazın sıhhatini engelleyen bir miktara ulaşan ne­caset bulaşmış bir elbise ile kıldığı namazı elbisesini temizledikten son­ra yeniden kılar. Hanefî mezhebinde benimsenen görüşe göre namaz kılınacak yerin temizliği ile ilgili asgarî şart, ayakların, ellerin, dizlerin ve alnın konacağı yerlerin temiz olmasıdır.

Üzerinde necaset bulunan halı, kilim gibi bir serginin temiz kalan kısmında kılınan namaz geçerlidir. Necaset bulunan bir yerin üzerine, necasetle irtibatı kesecek ve koku­sunu dışarı vermeyecek şekilde temiz bir sergi serilirse veya temiz top­rak dökülürse bunun üzerinde namaz (alınabilir.

3- Setr-i Avret

Setr kelimesi örtmek, avret kelimesi ise örtülmesi gereken yer de­mektir. Dinî terim olarak, örtülmesi farz olan, başkalarının bakması caiz olmayan uzuvlara “avret yeri” denir.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin” [1088] âyetiyle namazda güzel ve temiz elbise­lerin giyilmesi bildirilmiştir.

Peygamberimiz de: “Allah, ergenlik çağındaki bir kızın namazını baş kabul etmez” [1089] ve “Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışındaki yerleri­nin başkalarına görünmesi uygun olmaz” [1090] buyurmuştur.

Fıkıh bilginleri, bu ve benzeri naslara dayanarak namazda avret yerlerinin örtülmesinin farz olduğunu ifade etmişler ve namazda örtülmesi gereken yerlerle ilgili asgarî ölçüleri belirlemişlerdir.

Hanefî mez­hebinde erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları, göbek altından dizlerin altına kadar olan kısımdır. Kadınların ise, yüz ile eller hariç, bütün vü­cudu avrettir. Kadının yüzü ve elleri namazın dışında da avret değildir. Hanefî mezhebinde kadınların ayaklarının avret yeri olup olmadığı tar­tışmalıdır. Bir görüşe göre ayaklar, namaz bakımından avret sayılmasa da namaz dışında avret yeri sayılır. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri­ne göre, erkekler için avret yeri göbek ile dizkapakları arası, kadınlar için el ve yüz hariç, bütün bedendir.

Hz. Peygamber namaz için özel bir elbise edinmemiş ve her hangi bir özel bir elbise biçimi de önermemişti; hem kendileri hem de sahâbiler namazlarını genel olarak zamanlarının geleneksel takım elbi­sesi olarak kabul edilen ridâ ve izâr içinde kılıyorlardı. Ridâ ihram gibi omuza atılır ve bedene sarılırdı. İzâr ise peştemal gibi bele bağlanır­dı.[1091] Hz. Peygamber Sahâbîler’e giydikleri bu geleneksel elbiselerinin namaz esnasında açılıp avret mahallerinin gözükerek namazlarının bo­zulmaması için ridâ ve izârlarını usulüne uygun bir biçimde bağlamalarını sıklıkla hatırlatıyordu.[1092]

Diğer taraftan fıkıh bilginleri de namaz için herhangi bir kıyafet şekli önermemekle birlikte namaz kılmak için giyilen elbisenin vücudun rengini göstermeyecek şekilde olması, yani, tül ve benzeri gibi şeffaf olmaması gerektiğini ifade etmişlerdir. [1093] Ancak, vücudun hatlarını (silu­etini) belli eden dar ve bedene yapışık elbise ile kılınan namaz -mekruh olmakla birlikte- geçerlidir. Erkeğin, ipek elbise giymesi gibi dinen yasak kıyafet ile kıldığı namaz, Hanefî ve Şafiî mezhebine göre tahrîmen mekruh (harama yakın mekruh), Mâlikîler’e göre haram ol­makla birlikte geçerlidir. Hanbelî mezhebine göre ise ipek elbise ile kılınan namaz geçersizdir.

Namaz kılarken avret yerinin/kişinin iradesi dışında aniden açılıvermesi halinde, Hanefîler’e göre örülmesi gereken uzvun dörtte bir mik­tarında açılmışsa ve bir rükün edâ edilebilecek kadar süre (meselâ rü­kû veya secdede kalınacak süre) açık kalırsa namaz bozulur. Kendi ira­desi ile olursa hemen bozulur. Şafiî ve Hanbelîler’e göre, hemen kapa­tılırsa namazı bozulmaz.

4- İstikbâl-i Kıble

İstikbâl-i kıble, kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi Mekke’de Mescid-i Harâm’ın içinde bulunan Kâbe-i Muazzama’dır. Kıble­ye yönelmek namazın şartlarından biridir. Kıbleden başka tarafa bilerek yönelen kişinin namazı, tilâvet secdesi sahih olmaz. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksa (Beytül-makdis) idi. Şu mealdeki âyet ile kıble Mekke-i Mükerreme’de bulunan Kâbe-i Muazzama’ya çevrildi:

İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü o tarafa çeviriniz”.[1094]

Mescid-i Harâm’da tek başına namaz kılan, Kâbe-i Muazzama bina­sının her hangi bir cephesine doğru yönelerek namazını kılabilir. Mescid-i Harâm’da cemaatle namazda ise, imamın önüne geçmeyecek şekilde cemaat, Kâbe-i Muazzama binasını merkeze alarak, bu yapı et­rafında çember halinde saf tutar ve hepsi imamla birlikte namaz kılar­lar.

Kâbe-i Muazzama binasını görecek bir yerde bulunan kimselerin, bu binanın bizzat kendine yönelerek namaz kılmaları farzdır. Kabe bi­nasını göremeyecek bir mevkide bulunanların ise, tamı tamına Kabe binasına yönelerek namaz kılmaları farz değildir. Bunların yaklaşık ve tahminî olarak Kabe binası tarafına yönelmeleri farzdır ve namazlarının sahih olması için bu yeterlidir.

Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüde düşen kimse, ya­nında kıbleyi bilen birisi bulunmazsa, çevre şartlarına göre araştırmasını yapıp kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kılar. Kıbleyi araştır­manın farz olduğu şu delile dayanır: Âmir b. Rabîa (r.a.) şöyle der:

“Karanlık bir gecede Resûlullah ile birlikte idik. Kıblenin hangi yön­de olduğunu tesbit edemedik. Her birimiz bir yöne doğru namazımızı kıldık. Sabah olunca durumu Hz. Peygamber’e haber verdik. Bunun üzerine şu mealdeki âyet nazil oldu: “Doğu da batı da Allah’ındır. Onun için nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü (kıblesi) oradadır”.[1095]

Hanefîler’e göre, kıble hususunda gerekli araştırmasını yapıp kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa doğru namaz kılan kişi, sonradan ya­nıldığını anlasa bile artık o namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz kılarken kıblenin yanlış olduğunu öğrenen kişi kıbleye dönerek namazını tamamlar. Şâfiîler’e göre ise, kıble yönü konusunda yanıldığını öğrenen kişi, namazı yeniden kılar.

Eskiden bir cami, güneşin hareketleri takip edilerek kıblesi tesbit edilip ona göre inşa edilmekteydi. Günümüzde bazı takvimlerde her bölge (il ve ilçeler) için ayrı ayrı “kıble saati” diye bir kayıt bulunmak­tadır.

İşte tam o saatte, düz bir yerde doksan derece ile dik duran bir çubuğun gölgesinin güneşe olan uzantısı (yönü) kıbleyi göstermektedir veya tam o saatte ayakta iken yüzü güneşe doğru olan kişi kıbleye dönmüş demektir.

Bir kimse hasta olduğu için veya hasta olmadığı halde bir düşman, yırtıcı hayvan korkusu sebebiyle kıble yönüne dönemediğİ takdirde, gücü yettiği tarafa doğru yönelerek namazını kılar. Yine, yerin çamur olması sebebiyle bineği üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalan bir yolcu, bineğini durdurup kıbleye dönerek namazını îmâ (işaretle) ile kılar. Böyle bir yolcu için arkadaşlarından ayrılma korkusu veya bir düşman korkusu söz konusu ise, bu takdirde gücü yettiği tarafa doğru yönelerek namazını kılar. Zira Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklememiş [1096] ve ayrıca: “(Eğer bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş olarak (kılın). Güvene ka­vuştuğunuz zaman, siz bilmezken Allah’ın size öğrettiği şekilde) O’nu anın (namaz kılın)” [1097] buyurmuştur.

Gemi ile yolculuk yapan kişi, gücü yeterse kıbleye dönerek nama­zını kılar, geminin yönü değiştikçe yönünü kıbleye çevirerek namazını tamamlar. Ancak, geminin hareketlerini izleme imkânına sahip olmayan bir kişi, namaza başlarken kıble olarak belirlediği yöne doğru namazını kılıp tamamlar. Hareket halindeki uçak, otobüs gibi umumî vasıtalar da gemi gibidir. Özel vasıtalarda yolculuk yapan kişinin, aracını hareket ettirmesi ve onu durdurması kendi elindedir. Bu sebeple namaz vakti gelince aracını uygun bir yerde durdurur ve orada kıbleye dönerek namazını ayakta kılar. Ancak güvenli olmadığı için yolda arabasını dur­duramayan veya durduğu halde yerin çamur, ıslak olması sebebiyle yerde namaz kılması mümkün olmayan bir yolcu, umumî vasıtada yol­culuk yapan bir yolcu gibi namazını kılabilir.

Müslümanların namaz kılarken, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kabe’ye yönelmeleri, aralarındaki birliği canlandırmalarının, nizam ve intizamlarını korumalarının, gönüllerini ortak bir ibâdetin ilâhî neşesiyle ve nuruyla aydınlatmalarının bir ifadesidir.

5- Vakit

Farz namazlar, bu namazların sünnetleri, vitir namazı, teravih na­mazı ve bayram namazları için vaktin girmiş olması şarttır.

Farz namaz­lar: sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır.

Cuma namazı da farz olarak öğle namazı yerine geçer. Belirli bir şarta bağlanmış nezir namazı da, bu şart henüz gerçekleşmeden kılınırsa adak vecibesi yerine gelmez. Vakte bağlı bir namaz, vakit daha girmeden kılınınca muteber olmaz, yeniden kılınması gerekir. Bir namaz için belirlenmiş vakitten sonra kılınan namaz da “edâ” olmayıp “kaza” olur. Cuma, bayram ve sünnet namazları, vakitleri çıkınca artık kaza edilmez.

6- Niyet

Namazlarda niyet şarttır.

Niyet, kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ve fiilin ne için yapıldığının şuuruna vararak onu bilmesi demektir. Namaz hususunda niyet, sırf Allah rızası için namaz kılmayı istemeyi ve hangi namazı kıldığının bilincine varmayı ifade eder.

Amellerin kıymet­leri, sevapları niyetlere göredir. İnsanın niyeti içten olmalı, ibâdetini şuurlu bir halde yapmalı, işlerini Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla gerçekleştirmelidir.

Niyetin kalp ile yapılması esastır. Bununla birlikte kalp ile yapılıp, “şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim” şeklinde dil ile söylenmesi daha iyidir. Dil ile bir şey söylenmese, yine de namaz geçerli olur. Kişinin kalbinden geçirdiği ile dilinden söylediği birbirine uymuyorsa, dil ile söylenen geçersizdir.

Farz namazlarda, vitir, bayram ve adak gibi vacip namazlarda, han­gi farzın veya vacibin kılındığını belirlemek şarttır. Meselâ: “Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim. Vitir namazını kılmaya niyet ettim. Cuma namazını kılmaya niyet ettim. Bayram namazını kıl­maya niyet ettim” gibi. Genel anlamda “farz namazı kılmaya niyet et­tim, vâcib namazı kılmaya niyet ettim” şeklinde bir niyet yeterli değil­dir.

Çünkü namaz kılan tarafından hangi vakit namazına ait farzın veya vacibin kılınacağı belirlenmemiştir.

Ancak vakit içinde, meselâ “sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim” yerine “vaktin farzını kılmaya niyet ettim” denilmesi yeterlidir. Kaza namazı kılarken de hem vaktin hem de günün belirlenmesi (tayin) gerekir. Meselâ “ vaktine yetişip de kılamadığım ilk sabah/ilk öğle/ilk ikindi/ilk akşam/ilk yatsı namazını kaza etmeye niyet ettim veya “vaktine yetişip de kılamadığım son sa­bah/son öğle/son ikindi/son akşam/son yatsı namazını kaza etmeye niyet ettim” gibi. Böylece hangi namazı kaza ettiği bir ölçüde belirli hale gelmiş olur. Cemaat halinde kılınan namazlar da ayrıca imama uyulduğuna dair niyet edilmesi gerekir. Meselâ: “Bugünkü öğle nama­zının farzını; hazır olan bu imama uyarak kılmaya niyet ettim” denilir. Sadece erkeklerden meydana gelen bir cemaate imam olarak namaz kıldıran kişinin ayrıca imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak, cemaat arasında kadınlar bulunuyorsa, bu takdirde imamın “Allah rızası için namaz kılmaya ve bana uyan cemaate imam olmaya niyet ettim” şeklinde imamlık yapmaya da niyet etmesi şarttır.

Sünnet namazlarda, “Bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya niyet ettim. Öğle namazının ilk sünnetini kılmaya niyet ettim. Teravih namazını kılmaya niyet ettim” şekillerinde niyet edilir.

Niyetin iftitah (başlama) tekbirinden hemen önce yapılması daha iyidir, ancak niyet ile tekbir arasında, namaz dışı bir davranış, fiil veya iş bulunmaması kaydıyla biraz fasıla bulunması zarar vermez. Tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olamaz. Tercih edilen görüş budur. Ancak, bir başka görüşe göre ise, Sübhâneke’den veya “eûzü besmele”den önce yapılacak bir niyet ile de namaz geçerli olur. Bura­daki niyetten maksat, kişinin, kıldığı namazın nevini meselâ, öğlenin sünneti veya farzı veyahut vitir veya teravih namazı olduğunu kalbinde belirlemesidir (tayin).

Namazın Rükünleri nelerdir?

1- İftitah Tekbiri

İftitah (başlama) tekbiri namaza başlarken aiınan tekbirdir.

Bu, kişi­nin kendi işitebileceği bir sesle “Allahüekber” demesini ifade eder ki, “Allah en büyüktür” anlamına gelir. Bu tekbire, “tahrîme” de denir. Zira bu tekbirle namaza girilmiş, namazla bağdaşmayacak fiiller haram kı­lınmış ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre şarttır. İmam Muhammed ile diğer üç mezhebe göre ise namazın bir rüknünü teşkil eder.

“Allahü’l-kebîr”, “Allah kebîr” gibi Allah’ı yüceltme, ululama anlamı taşıyan başka sözlerle bu farz yerine getirilmiş olursa da, “estağfirullah” (Allah’tan bağışlanmamı istiyorum) veya “bismillah” (Allah’ın adıyla baş­lıyorum) gibi dua ifadeleri ile bu farz yerine getirilmiş sayılmaz. Tekbir cümlesinde, “Allah” kelimesinin ilk harfini “Allah” şeklinde “elifi uzata­rak, yine “ekber” kelimesinin “be” harfini “ekbâr” şeklinde uzatarak okumamaya dikkat edilmelidir. Bu şekilde okuyunca mâna bozulur, dolayısıyla bu farz yerine getirilmemiş yani namaz kılınmamış sayılır.

Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alır. Tekbir, gücü yetenler için Arapça’dır. Başka dilde olamaz. Dilsiz veya tekbir getirmekten âciz olan kimseden tekbir vecîbesi düşer. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır.

Namazın başlangıcında imama uyan kişi, tekbirini imamdan sonra alır. İmama rükû, secde veya oturma esnasında uyan kişinin, iftitah tekbirinin tamamını ayakta alması şarttır. Bu sebeple, imam rükûda iken imama uyan kişi “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını rükûda iken söylese imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rükûu kaçırırsa, birinci rekatı kaza eder.

2- Kıyam (Ayakta Durmak)

Namazın bir rüknü olarak “kıyam”, iftitah tekbiri ve her rekatta Kur’an’dan okunması gereken âyet veya küçük sûreler boyunca ayakta durmayı ifade eder. Kıyam, namazın bir rüknü olduğu için, ayakta durmaya gücü yeten bir kişinin farz veya vacip bir namazı oturarak kılması geçerli sayılmaz. Namazda ayakta durmanın farz olduğuna dair birçok âyet ve hadis bulunmaktadır. Allah Teâlâ Kur’ân’ı Kerîm’de:

“Allah’a itaat ederek ayakta durun” [1098] buyurur. Sahâbîlerden İmrân b. Husayn şu mealdeki hadisi rivayet etmiştir:

“Bende basur hastalığı vardı. Hz. Peygamber’e namazı nasıl kılaca­ğımı sordum. ‘Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yaslanarak kıl’ buyurdu.”

Bazı hadis kitaplarında, bu hadis şu ilâve ile nakledilmiştır: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” [1099] Bu duruma göre hasta, ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü İslâm’ın genel kurallarına göre, zorluk ve ihtiyaç kolaylığı celbeder ve zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.[1100]

Hareket halindeki gemi, uçak, otobüs gibi umumî vasıtada namaz vaktini kapsayacak kadar bir süre yolculuk yapan kişi, bir özrü bulun­duğundan farz ve vacip namazları bu araçlarda kılabilir. Ayakta müm­kün olmazsa, oturarak veya oturduğu koltukta namazını kılar, rükû ve secdelerini îmâ ile (işaretle) yapar. Ancak secde için rükûdan daha faz­la eğilir. Özel vasıtada yolculuk yapan kişi, namaz vakitlerinde aracını durdurup iner ve elverişli bir yerde namazını kılar. Ancak yol güvenli olmadığı için yol kenarında duramaz veya durduğu halde yerin çamur, ıslak olması sebebiyle yerde namaz kılması mümkün olmazsa, o takdir­de vasıtada namazını kılabilir.

Sünnet ve nafile namazları, ayakta kılmak daha faziletli olmakla bir­likte, bir özür bulunmaması halinde de oturarak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar kolaylık ve genişlik esasına dayanır. Bununla birlikte Ebû Hanîfe’ye göre, sabah namazının sünneti oturarak kılınamaz. Teravih na­mazını bir özür bulunmadıkça oturarak kılmak da mekruhtur.

3- Kıraat

Kıraat, sözlükte okumak demektir. Fıkıhta ise, namaz kılan kişinin, Kur’an’ın âyetlerinden bir miktarını okumasını ifade eder. Kıraat nama­zın bir rüknü olup farzdır. Tek başına kılan kişi, bir miktar Kur’an âye­tini ayakta iken kendi işiteceği şekilde ve fakat harflerini belirterek, imam ise, kıraatin açıktan okunduğu (cehrî) namazlarda yakınında bu­lunanların işiteceği bir ses tonuyla okur.

Kıraatin farz olduğunun delili âyet ve hadislerdir; Kur’ân-ı Kerîm’de: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” [1101] buyrulmuş, Pey­gamberimiz ise şöyle buyurmuştur:

“Kıraatsiz yani Kur’an okumadan bir namaz geçerli olmaz”.[1102]

Hanefîler’e göre, nafile namazlar ile vitir ve iki rekatlı namazların her rekatında kıraat farzdır. Dört veya üç rekatlı farz namazların ise, iki rekatında farzdır.

Namazda farz olan kıraat (Kur’an okuma) miktarına gelince, bu miktar Ebû Hanîfe’ye göre kıraatin farz olduğu rekatlarda kısa da olsa bir âyettir. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivayete göre, bu miktar kısa üç âyet veya üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan da budur. Ebû Hanîfe’ye göre, bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kişi, bu âyeti her rekatta bir kere okur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, bu âyeti her rekatta üç kere tekrar eder.

Hanefîler’e göre namazda Fatiha sûresinin okunması vaciptir. Fâtiha’nın terk edilmesi mekruh olmakla birlikte, onun yerine başka âyetler okunması halinde namaz geçerli olur. Hz. Peygamberin: “Fâtiha’yı okumayanın namazı (geçerli) olmaz”[1103] hadisi, Hanefîler’ce “Fâtiha’sız namazın fazileti yoktur” anlamında yorumlanmıştır.

Şafiî, Hanbelî ve Mâliki mezheplerinde kıraatin en azı her rekatta Fatiha sûresinin okunmasıdır.[1104] İlk iki rekatta Fâtiha’dan sonra zamnvı sûre okunması sünnettir. Bu üç mezhep, yukarıda meali verilen hadisi ve başka hadisleri delil göstererek namazda Fâtiha’nın okunmasının farz olduğunu ve Fatiha okunmadan kılınan bir namazın geçersiz olduğunu ifade etmişlerdir. Şafiî mezhebine göre, “Besmele”, Fatiha sûresinden bir âyet olduğu için, onun da okunması farzdır.

İmama uyan cemaatin Kur’an okuması gerekmez. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Kur’an okunduğunda onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız” [1105] buyrulur. Bu âyet, namazda dinlemeyi ve susmayı emret­mektedir. Dinlemek açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak ise hem hafiyyen (gizli), hem de açıktan (cehrî) kıraat yapılan namazla­rı İçine alır. Bu yüzden namazda imama uyan kimsenin sesli namazlar­da da, sessiz namazlarda da susması vaciptir.

Bu konuda başka bir delil de: “Bir kimse imamın arkasında namaz kılarsa, imamın okuyuşu onun da okuyuşudur” [1106] mea­lindeki hadistir.

Diğer üç mezhepte ise kıraat, imam ve yalnız başına kılan için farz olduğu gibi sessiz (hafî, sırrı) namazlarda imama uyan için de farzdır.

Sesli (cehrî) namazlarda da, Şafiî mezhebine göre, imama uyan kişinin Fâtiha’yı okuması farzdır. Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde ise, sesli namazlarda cemaat okumaz, dinler.

Dilsizlerin namazda okunması gereken Kur’an metinlerini telaffuz etmeleri mümkün olmadığı için, onlardan kıraat vecîbesi düşer. İslâm bilginleri, kıraat farîzasının ancak Kur’an’ın asıl metniyle yapılması ha­linde yerine getirilmiş olacağı hususunda görüş birliği içindedirler. Çün­kü Kur’an Arapça olarak inmiştir. Önceden de genişçe açıklandığı gibi kıraatin tek bir lisanla gerçekleşmesi müslümanların birlik ve beraberli­ğinin bir göstergesidir. Tarih boyunca da uygulama böyle olmuştur. Diğer taraftan kıraatin Arapça olarak yapılması, çok zor da değildir. Hattâ namazın sahih olmasını sağlayacak kıraat miktarı sûre ve âyetleri öğrenip ezberlemek Arapça dilini bilmeyenler için bile bir günlük, hat­tâ bir iki saatlik bir iştir.

4- Rükû (Eğilmek)

Rükû da namazın bir rüknü olup farzdır. Kıraat bittikten sonra eği­lerek rükûa varılır, baş ile sırt düz tutulur ve eller dizlere kadar varır ve dize dayanılır. Ayakta namaz kılan kimse için sadece başını eğmesi yeterli değildir, sırtını da eğerek baş ve sırt tam bir düz satıh meyda­na getirmelidir. Bu şekil tam bir rükûdur. Ancak namaz kılan, rükûa vardığında tam bu vaziyette bulunmazsa, bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu sahih olmaz, fakat rükû vaziyetine daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, gücü yeterse, normal rükûa göre biraz daha eğilir. Oturduğu halde namaz kılan kimsenin, rükû ederken alnı dizlerine paralel olacak derecede sırtını eğmesi yeterlidir.

Rükûda yukarıda belirtildiği şekilde eğilip bir süre beklemek ve da­ha sonra doğrulup çok kısa bir süre kıyam vaziyetinde durmak (kaveme) gerekir. Hanefî mezhebinde bu sürenin en azı “sübhâne’llâhi’l-azîm” diyecek kadar bir zaman dilimidir. Hanefîlere göre bu kadar bir süre beklemek ve durmak vacip, Hanefîlerden Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır.

İmama rükû halinde yetişen kişi, ayakta tekbir alıp, bundan sonra rükûa varır. İmama rükûda iken yetişen kişi, o rekatı imamla kılmış sayılır. İmamdan önce rükûa giden veya rükûdan önce doğrulan kişinin bu rükûu yeterli değildir, yeniden rükû yapması gerekir.

5- Sücûd (Secde)

Secde (yere kapanmak), namazın bir rüknü olup farzdır. Namaz kı­lan kimse, rükûdan sonra kıyama geçer ve hemen arkasından secdeye varır; alnı yere değdiğinde rükû vaziyetinden daha fazla eğilmiş olur ve sadece alnı ve burnu yere değecek kadar yüzünü ve ayrıca iki ayağının parmakları, iki eli ve iki dizini yere koyar. Böylece Allah’a tazim­de bulunur. Bu secde, her rekatta birbiri ardınca iki defa yapılır. Bun­lardan birisi kasden terk edilirse namaz bozulur. Ancak yanılarak biri terk edilirse, namazın sonunda dahi hatırlansa secdeye varılır, daha sonra oturulur ve “Tahiyyât”, “Salli-Bârik”, “Rabbena Âtinâ” duaları okunduktan sonra sehiv secdesi yapılır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibâdet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz” [1107]; “Haydi Allah’a secde edip O’na kulluk edin” [1108] buyrulur.

Bu âyetler gösteriyor ki, secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah’a gösterilen saygı, itaat ve teslimiyetin en mükemmel bir şeklidir. Yaradanını yüceltmek üzere ihlâs ve samimiyetle secdeye kapanan kim­se, acizliğini kabul etmiş ve kulluk şuuruna ermiş insan demektir. Sec­de insanı bedenen alçaltan ve fakat ruhen yücelten bir davranıştır, zira secde anı insanı Allah’a en çok yaklaştıran andır. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulur:

“Kulun Rabbi’ne en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu hal­dir. Şu halde secdede duayı (tesbihleri) çokça yapın”. [1109]

Tam ve (mükemmel bir secde yedi âza üzerine yapılan secdedir. Peygamberimiz’den nakledilen bir hadiste, bu azaların yüz (alın ve bu­run), iki el, iki diz ve iki ayak (iki ayağın parmakları) olduğu belirtilmiş­tir.[1110]

Gücü yetmediği için oturarak namazını kılıp, bedelsel özründen do­layı veya vasıta içinde namaz kıldığından dolayı secdeye kapanamayan bir kişinin, secdesi rükûundan daha fazla eğik olmalıdır.

Secde edilecek yerin yüksekliği, taban seviyesinden on iki parmak­tan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olmamalıdır. Cemaat kalabalık olunca veya başka bir mazeret bulununca dizler üzerine de secde edilebilir. Yine kalabalık sebebiyle aynı namazı cemaatle kılanların birbirlerinin sırtına secde etmeleri de caizdir. Atılmış yün, pamuk gibi yumuşak bir şey üzerine secde edildiğinde yüz bunların içinde tamamen kayboluyorsa ve alın ve burun yerin sertliğini hissetmiyorsa secde caiz olmaz.

Secdede secde denebilecek kadar bir süre durmak ve iki secde arasında bir süre oturmak (celse) gerekir. Hanefî mezhebinde bu süre­nin en az “sübhâne’llâhi’1-azîm” diyecek kadar bir zaman olması ge­rekmektedir. Hanefîler’e göre bu kadar bir süre beklemek vacip, Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır. Fakat rükû ve secdede en az üçer kere tesbih (sübhâne’llâhi’1-azîm gibi) okumak sün­nettir. Namazı tek başına kılan kimse, beş, yedi ve daha çok tesbih okuyabilir. Fakat imam olan kimse, cemaatin rızası bulunmadıkça, üçten fazla tesbih okumamalıdır. Çünkü cemaati usandırmak ve namazdan kaçırmak uygun değildir.

Rükûda okunacak tesbih şudur: “Sübhâne rabbiye’l azîm” (Pek bü­yük olan Rabbim, Seni kendine yakışmayan bütün eksikliklerden uzak bilir, tesbih ederim). Secdedeki tesbih de şöyledir: “Sübhâne rabbiye’l-a’lâ” (Pek yüce olan Rabbim, Seni kendine yakışmayan bütün eksiklik­lerden uzak bilir, tesbih ederim).

6- Ka’de-i Ahîre (Son Oturuş)

Namazların sonunda teşehhüd miktarı oturmak bir rükün olup farzdır. Buna “ka’de-i ahîre” denir. İki rekatlı namazlarda ikincisinden, üç rekatlı namazlarda üçüncüsünden, dört rekatlı namazlarda dördüncü­sünden sonraki oturuşlar son oturuş (ka’de-i ahîre) sayılır.

Ka’de-i ahîrede oturarak beklenmesi farz olan süre Hanefî mezhe­bine göre teşehhüd miktarıdır.[1111] Teşehhüd miktarı ise tahiyyât okuya­cak kadar bir süredir. Tahiyyât: et-Tahiyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t-tayyibât. es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetu’lllahi ve berakâtuhû. es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâd’illâhi’s-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilahe ille’llâh ve eşhedü enne Muhammed’en abduhu ve resûlühü. An­lamı: “En içten, en derin saygılar, övgüler ve dualar, beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah Teâlâ’ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz!) Selâm bize ve Allah’ın salih kullarına olsun. Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve resulü­dür.”

Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde farz olan süre, teşehhüd miktarına ilâveten bir de Hz. Peygamber’e salevât getirebilecek (“Allahümme sallı alâ Muhammed” deyip kesecek) kadar bir zaman dilimidir. [1112]

Mâlikî mezhebinde kabul edilen bir görüşe göre ka’de-i ahîre’de oturulması farz olan, selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır.[1113]

Hanefîler’e göre, son oturuşta teşehhüd miktarı oturmanın farz olu­şu şu hadise dayanır:

‘Hz. Peygamber, İbn Mes’ud (r.a)’a teşehhüdü öğrettiği zaman şöy­le buyurmuştur:

Bunu söylediğin ve yaptığın zaman namazın tamam olmuştur”.[1114]

Yani teşehhüdün okunduğu veya oturma işinin yapıldığı zaman namaz tamamlanmış demektir. Burada Resûlullah (s.a.s), namazın ta­mamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Pey­gamber, tahiyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden nama­zın gerçekten tamam olması oturmaya bağlıdır.

Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre, iki, üç veya dört rekatli farz bir namazın sonunda yanlışlıkla oturmaksızın ayağa kalkılarak bir rekat daha kılınıp secde yapılınca bu namazlar nafileye dönüşmüş olur. Bu durumda, iki ve dört rekatlı bir namaza birer rekat daha ilâve edilerek fazlalık çift rekat haline getirilip, sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez. Bu şekilde nafileye dönü­şen bu farz namazın yeniden kılınması gerekir.

İmam Muhammed’e göre ise, namazda son oturuş yanlışlıkla terk edilerek bir rekat daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz bozulur. Bu şekilde bozulan bu farz namaz nafileye de dönüşmez. Ona göre de bu namazın yeniden kılınması gerekir.[1115]

 

[1088] el-A’râf: 7/31

[1089] Ebû Dâvud, “Salât”, 85; Tirmizî, “Salât”, 277; İbn Mâce, “Taha­ret”, 132

[1090] Ebû Dâvud, “Libâs”, 31

[1091] Ahmed Naim, Tecrîd-i Sarih, II,234-238

[1092] Buhârî, “Salât”, 3-9

[1093] Serahsî, Mebsût, I, 33-34

[1094] el-Bakara: 2/144

[1095] el-Bakara: 2/115

[1096] el-Bakara: 2/286

[1097] el-Bakara: 2/239

[1098] el-Bakara: 2/238

[1099] Buhâri, “Taksir”, 19; Ebû Dâvud, “Salât”, 175; Zeylaî, Nasbü’-r-râye, 11, 175

[1100] Kâsânî, Bedâyi’, I, 105-107.

[1101] el-Müzzemmil: 73/20

[1102] Müslim, Salat, 42

[1103] Tirmizî, “Mevâkît”, 69

[1104] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 124-125; İbn Kudâme, Muğnî, I, 476; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 155.

[1105] el-A’râf: 7/204

[1106] İbn Mâce, “İkame”, 18

[1107] el-Hâc: 22/77

[1108] en-Necm: 53/62

[1109] Müslim, “Salat: 215

[1110] Buharı, “Ezan”, 133-137

[1111] Serahsî, Mebsût, I, 27.

[1112] İbn Kudâme, Muğnî, I, 540-541; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 173-175.

[1113] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 138-140; bk. Kâsânî, Bedâyi’, 1, 213.

[1114] Ebû Dâvud, “Salât”, 178

[1115] Serahsî, Mebsût, I, 227; Zeylaî, Tebyîn, I, 196.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir